Peruk
Bugün
Günlerdir aynı yemekleri ısıtıp buzdolabına koyuyorum. Kahvaltı için dünden kalan kıymalı
pidelerden ısıttım. Tekrar koydum dolaba. Müzik dinlemek istiyorum. Kasetçalarım var
benim. Grundig. Amcam evi satın aldığımda hayırlı olsuna getirmişti. Sevim Abla’nın
kaseti var içinde.
Geldiği Gün
Amcam, “Peruk mu o başındaki,” dedi. Babam sorunun üstüne, “Kalmasın sende o, gitsin
evine,” dedi. Babam söylenirken amcam ayakkabılığa yönelmişti. Kapıdan çıkmak üzere
olan annemle babama sırtı dönüktü. Duymamıştır belki. Sessiz söyledi babam, duymasın
diye. Zaten babam yüksek sesle de söylese, amcamın yüzü onlara dönük de olsa duyacak
hali yoktu. Sırtında yük varmış gibi bükülmüştü. Bakımsız haline düzensiz sakalı kirlilik
veriyordu. Yitirmişliği ise yengemdendi.
Babam amcamdan zengindi. “Yalnız yaşıyorum ben artık,” diyerek aile mirasından
hakkından fazla olanı istemişti amcam. Araları iyi değildi babamla. Annem de sevmezdi
amcamı. Yengemden yana oldu hep. “Mehmet çok ezdi Sevim’i” derdi. Sonra yengemi de
kimse aramadı bizden. O da, olanlar da unutulup gitti.
Bugün
Mutfak tezgâhını siyah granit seçmekle doğru karar almışım. Doktor, “Daha da dökülecek
saçların,” dedi. Merak etme tekrar çıkar. Evin içinde peruk takmam gerekmiyor ama üstüne
dökülünce siyah granit tezgâhtan bile görünüyor saçlarım.
Her Gün
Her sabah aynı saatte, aynı yöne doğru, evimin yukarısı, ambulans geçiyor. Siren. Yaşlılar
ve hastalar hep orada mı oturuyor, yoksa ambulans şoförü çocuğunu okula mı yetiştiriyor?
Dün
Evden ilk ayrılan annemle babam oldu. “Biz gidelim,” dediler. “Artık genç değiliz,
katlanamıyoruz acılara.” Sadece gençler mi katlanabiliyor acılara? “Mehmet de kalmasın
söyle,” dedi babam açık açık. İçeriden duymuştur amcam. Sesini çok yükseltti. Başıyla
salonu işaret ediyordu.
Bugün
Yiyemediğim pidelerin yanında çay içerken kapı çaldı. Amcamdı zile basan. O
ayakkabılarını çıkarırken ben yere kadar eğildim, bir tekini işaret parmağıma geçirdim,
öbürü orta parmağımda, ikisini birbirine sıkıştırarak çift yaptığım terlikleri ayaklarına doğru
uzatıp giyene kadar bekledim. Kedi ayaklarına dolandı. “Mutfaktayım gel amca,” dedim.
“Çay var dünden pide de.’ “Boğazımdan geçmiyor bir şey sağ ol,” dedi. Mutfağa geçtik.
Masanın etrafındaki sandalyelerden birine o oturdu. Birine ben. Biri de boş kaldı. Saçımı
gördü. Varla yok arası. “Çok dökülmüş saçın,” dedi. Tek tük saçım için söyleyecek pek
sözüm yoktu.
“bir şey söylemedi mi Sevim?” dedi. Sustum. Israr etti. “Gebersin de ölüsünü belediye
götürsün demişti en son,” dedim. Kasetçaları açmak için ayağa kaktım. Onun saçlarına
baktım. Beyazı az, buğday tarlası kadar sıktı. Ölü çıkmış evde müzik çalmanın yakışık
almayacağını düşündüm. Zaten kaseti Amcam tanıyıp almak isteyebilirdi. Mustafa ile çok
dinlerdik aynı şarkıyı bestecisinden. Bende de anısı çok. Vermem kolay olmaz.
Amcamın duymak istedikleri bunlar olmadığı için eliyle kapattığı yüzünü sıvar gibi
çekiştirip duruyor, elleriyle hareket eden teni kaşlarını da aşağı çekiyordu. Sonra sonsuz
kapadı ellerini yüzüne. Ayakta kalakaldım. Ellerine baktım kocamandı. Yüzünü ve başının
üstüne taşıdığında başının da tamamını kaplıyordu.
Işıltılı bir gün bugün. İzmir’e bahar çabuk gelir.
“Bir çay daha ister misin,” dedim.
“Babanlar döndü mü,” dedi. “Döndü,” dedim. “Masrafları kim karşıladı,” diye sordu. “Pide
falan yaptırmışsın. Bir şey kaldı mı?” “Babam hepsini ödedi,” dedim. Sustu.
“Mustafa ile en son ne zaman görüştünüz?” “Hâkim şahit istedi. Haftaya mahkeme var.”
“Kadını tanıyor musun?” Konuşmadım. Mustafa evlendikten iki yıl sonra karşıma geçip
başka birine aşık oldum dediğinden beri bu konuyu zaten kendimle bile konuşmuyordum.
“Sen beddua ediyor musun Mustafa’ya,” dedi. “Hiç düşünmedim,” dedim. Ona beddua
etmem gerekip gerekmediğini, hak edip etmediğini, benim beddua etmeye hakkım olup
olmadığını hiç düşünmedim. “Beni sevdi sandım. Sevdi de gidecektiyse böyle gitmeseydi
keşke,” dedim. “Yengen de öyle gitti değil mi,” dedi. “Bilmiyorum amca. Keşke
hayattayken, onu evden atmadan önce sorsaydın,” dedim. “Hem ikimizin durumu farklı.
Hâkim benden şahit istedi, senden onu yaraladığın suç aletini.”
Saçlarıma baktı. “Doktor ne diyor saçına,” dedi. “Üzüntüden dökülüyormuş. Devam
edecekmiş. İğne falan yapıyor.” Çayını yarıya kadar içtikten sonra: “Yattığı odaya gidebilir
miyim,” dedi. Onaylar gibi odasına yöneldim. Yengemin son nefesini vermeden önce
hastaneden, “Kimsesi yok mu bu kadının? Niye kimse gelip gitmiyor, ihtiyaçları oluyor
arasanıza ” diye anneme ulaştıklarından bu yana bakmaya çalışıyordum.
Kapıyı açıp önden amcamın odaya girmesine izin verdim. İkimiz de yastığın üzerindeki
saçlara baktık. Sonra birbirimize. “Benim onlar amca,” dedim. “Mustafa’yı çok özledim.
Yengemim yerine ben yattım dün gece.”
Yorumlar
Yorum Gönder