O/da
Asansör, kata gelmek üzere. İnip çıktığı katları gösteren ışıltılı kırmızı panoda rakamlar
ilerliyor. Boydan boya camlı otelde kamburu andıran bir çıkıntıydı asansör. Sokaktan
bakınca, ağır ağır tırmanışında fark ettim.
Onuncu kat koridorda ilerliyorum. Önlerinden geçerken sağlı sollu odalarda kimsenin
kalmadığı şüphesi bana eşlik ediyor. Kapı numaralarını okuyorum. Yıllardır odalarda
varolmuş da artık kaybolmuş sesleri parça parça kafamın içinde bekletir gibiyim. Ne çok ses
vardı eskiden. Kendimden biliyorum. Artık herkes içinden konuşuyor.
Nihayet koridorun sonunda odama yaklaşıyorum. Hakkımda tek kelime bilmeyen kapı
kilidinin açılması için anahtar kartımı okutuyorum. Karanlık zihninde geçmişe ait ne varsa
silmek için yapıyorum bunu. Kendimi tanıtıyorum. Kendimi tanıtarak geçmişi yok etme
bencilliği. Çünkü beni tanımazsa odama almayacak.
Tek kişilik odada kadife güneşlikler eteklerini yere bırakıp kapanmış. Güneşin heyecanını
zeminde solduran bir rengi var halının; gri, dumanlı. Yeniden başlamak isteyenler için yatağı
beyaz nevresimle kaplamışlar. Kalın perdeleri aralarken üzerindeki yaldızlı motifleri fark
ediyorum. Motifteki şekilleri kelimelere uydurmaya çalışıyorum sonra. Uzun süredir
silinmeyen camlar dikkatimi çekiyor. Gökyüzü ne kirli. Yatağın başucunda bir komodin ve
yanında aplik var.
Odada önceki misafirden izler arıyorum. Buraya neden geldiğini yazan özenli bir not belki.
Belki duvarlarda nazik bir selam ve neşeli kahkahalarını bırakmıştır. Saat dikkatimi çekiyor.
Geldiğimden bu yana ilerlemiyor. Bir tamirci bulamamışlardır belki. Akrep hareket etmiyor.
Zaman, ayaklarına dolaşmış. Vakti öğrenmek için halimi hep bilen kolumdaki saate
bakıyorum. Sabah saat 09.08 Kahvaltıdan sonra ideal zaman. Biraz okumak, biraz konuşmak,
biraz radyo dinlemek için. Eski bir alışkanlık bu. Her an bir şey olabilir ve zamanı radyodan
ya da kitaplardan yakalayabilirim hissi. Saat başı haberlerini kaçırmışım oysa. Kitabı elime
alıp kıvırdığım sayfalarını karıştırıyorum tek tek. Gözden geçirdiğimde aralarında
düzelttiklerim oluyor.
İki kişi kalacağız tek kişilik odada. Yanımda beliriveriyor. Odaya benden önce gelmiş olmalı.
Botları takılıyor gözüme. Ayakucundan başlıyorum bakışlarımı boyunca yükseltmeye.
Üzerinde annemin özenle ördüğü kazak var. Saçları koyu kahve. Yeni kestirmiş, kısacık.
Saçları, makas izlerini henüz onarmamış. Bana doğru yaklaşırken fark ediyorum. Dışarıda çok
dolaşmış gelmiş. Ayazı, al al olmuş yanaklarıyla yüzünde donmuş tebessümde görüyorum.
Gözlerinde bugünün aksine hiç iz yok. Oturmak istiyordur belki yanıma. Konuşmuyor. Elleri
benim ellerim. Genç daha hâlâ. Ayakları büyük.
Bir gecekonduda arkadaşım otururdu bu sokakta. Çokça çukur vardı yollarda. Yürüyerek
gelir, evlerinde kahve içerdik. Her yer değişti şimdi. Vakti geldiğinde yere yapraklarını
döken bir ağaç bile kalmamış artık bu sokakta. Ofislerin olduğu koca binalar var. Bir de otel.
O gün Suzan’a geldiğimde demir kapıyı öyle hızlı çalıyordum ki, macunu kuruyup çatlamış
buzlu camlar, ev sahibinin kapıyı açması için telaşlı davranıyordu. Bir karaltı yaklaştı, açtı
kapıyı. Suzan’dı kapıya gelen.
-Elvan! Dedi. Evine tanımadığı biri cesurca girmek istiyormuş gibi şaşkınca baktı yüzüme.
Eylül Okay – O/DA
2
-İçeri gelmem lazım, dedim.
Tek katlı evin sokak kapısını alelacele araladı.
Ayakkabılarla gelen çamur eve bulaşmasın diye serilmiş bir gazete kâğıdı üzerinde, adımımı
attığım yerde çıkarttım botlarımı.
Korku, damarlarımda kanımdan daha hızlı dolaşmaya başlayınca, yüreğime çabucak etki
etmişti. Üşümem heyecanımdan mı yoksa soğuktan mı bilemiyordum. Gözlüklerimin buğusu
etrafı kaplıyordu. Avucumun içi gibi bildiğim evde sobanın olduğu küçük salona geçip gözlük
camlarımı temizlemek için kapının karşısındaki divana oturdum. Evin sessiz hali dikkat
çekiyordu. Salona açılan odaların kapıları kapalıydı. Suzan’ın annesinin odası, Önder’in,
kardeşlerinin oda kapıları hep kapalı. Sabah erkendi demek.
-Çarşıya çıkmak için hazırlandık, diye başladım anlatmaya karşı divanda ellerini dizlerinde
tutan Suzan’a. Yurttan ayrılmak üzereyken önümüzde silahlı bir asker belirdi. Yanında da
komutanı olduğunu kıyafetinden anladığım biri daha. Asker silahı üzerimize doğrulttu.
-Çıkamazsınız, dedi. Çıkış yasak.
-Ne oluyor, dedim.
Komutan genççeydi. Endişemizi anlar bir hali vardı. Sakinlik telkin ediyordu. “Darbe oldu”
dedi. “Kampüs içinde dolaşmak, öğrenci yurtlarına giriş ve yurttan çıkış yasak. Asker
yönetime el koydu.”
-Durumu özetlemesi on saniye sürdü. Komutan konuşurken bir kıpırtı bile olmadı. Sonra
korkumuzu bastırıp yurda döndük. Sabah erken, yine tek askerin beklediği arka kapıdan nöbet
değişiminde kaçtım. Kimse görmeden ağaçların gövdelerine saklana saklana geldim.
Suzan beni dinlerken salona açılan odaların kapıları tek tek hareketlendi. Önder de çıktı
odasından. Birkaç gündür tedirgindi herkes. Erken dönüşen uzunca bir geceyi ısıtmış soba
henüz sönmüş gibiydi. Yanına yaklaştıracak kadar sıcak. Geceden kalma sıcaklığına sahip
çıkmaya çalışan odaya toplandılar. Televizyonda omuzlarında dikkat çekecek yıldızlar olan
adamın açıklamasından sonra halka ara ara televizyon ve radyodan yönetimin el değiştiği
duyuruluyor, sokak aralarında dolaşan müfreze anonsla dışarı çıkma yasağı olduğu
bildiriliyordu. Hal böyleyken kimseye yakalanmadan geldiğime inanamadılar.
Kahvaltı hazırdı. Konuşan olmadı. Onlara niye geldiğimi sorgulayan da. Sığınmak istediğimi
anlamışlardı belki. En yakınımdaki sıcağa sığınmak istediğimi. İster Önder burada olduğu için
gelmiş olayım ister sıcaklığını hissettiğim insanların olduğu bir eve sığınmış olayım, bir
kaçışmanın olduğu yerde kalmak istememiştim.
Tekrar eden, körü körüne uymamız gereken direktifler hepimizi korkutuyordu. Bu emre
uymayan nice kitaplar yakılacak, nice insanlar tutuklanacak, nicelerinden sonraları haber
alınamayacaktı. Bizden çaldıkları ve borçlu oldukları zaman düşüncesinden kurtulmamız için
bile yine zamana ihtiyaç olacaktı. Bir kini unutmak gibi.
Yurda dönmemiştim. Okulda öğretime ara verildi. Sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra
eşyalarımı toplamaya gittim. Hemen herkes ayrılmıştı yurttan. Oda kapılarından bakılınca
anlaşılıyordu. Hepsi açık bırakılmıştı. Nükleer faciaya uğramış bir şehir gibiydi etraf. Bir
ihtiyacınız olsa soracak kimse kalmamıştı. Sanki bütün sorular cevaplanmış ya da hepsi
Eylül Okay – O/DA
3
cevapsız kalmıştı. Tahta dolapların içleri boşaltılmış arama yapılan odalarda çarşaflar yerlere
saçılmıştı. Dolabımın kırık kilidi, kapısındaki çengelde sallanıyordu. Eşyalarım keçe olmuş
saç demeti gibi karmakarışıktı. Çalışma masası üzerindeki kitap dolabımı boşaltırken
karahindiba yaprakları döküldü yere.
Önder
-Okudum, demişti omuzunda asılı çantasını açıp kitabı uzatırken. Garip bir öyküsü vardır
karahindibanın. Senin için topladım. Kitabın içinde. Kurutursun, dedi.
İzlediğim bir filmde hatırlıyorum:
-Seni seviyor mu?
-Evet.
-Nereden biliyorsun?
-Kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
Kitabın arasında üç beş karahindiba vardı. Bir anlam vermek için tekrar tekrar okuduğum
yetmiş yedi ve yetmiş sekizinci sayfaları arasına yerleştirilmişti. Fakat o gün yürürken
konuştuklarımız dışında hatıralarıma ekleyebileceğim bir şey olmadı. Duygularım talepsiz ve
karşılıksızdı. Olasılıkları hiç düşünmemiştim. Hayır, kendimi neden kandırdım ki? Birkaç
yıldır tanıyordum Önder’i. Gönlümdeki yaşı okul yıllarım kadardı. Eşyalarımı topladığımda
orada terk etmek zorunda olduğum kız çocuğuna benzeyen okul yıllarımla aynıydı yaşı.
Telaşlanmam için neden yoktu. Toparlanmaya devam ediyordum. Nereye gideceğimi hesap
etmemiştim. Dışarıdaki ayazı parlatan güneş can acıtacak kadar ışıltılıydı. Anneme iyi
olduğumu haber verecek basit bir ödevi dahi yapacak gücüm yoktu. Günler üst üste biriken
dağınık yığınlar gibiydi zihnimde. Bavulumu kapatırken önce Suzan’a gitme kararı aldım.
Sonra nasılsa bir yol yorgunluğuyla dönerimdim memlekete.
Suzanlara nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Yürüdüm mü, geçen tek tük arabalardan birine el mi
ettim?
-Annen aradı. Haber vermemişsin hiç, dedi.
İyi olduğumu söyleseydin, dedim. Sonra bir zorunluluk gibi parmak uçlarımı zorla dönen
sayılara yerleştirerek annemi aradım.
Önder evde yoktu. Soramadım Suzan’a Önder’i. Yazılarının basıldığı dergiye gitmiş
olmalıydı. Annem, telefonu kapatırken ahizede kalmış son cümlesinde hemen dönmemi istedi.
Göremedim Önder'i. Bir daha hiç haber de alamadım. Bulmadı beni. Bu umuttu. Suzan’dan
bile kaçırarak yüreğimde besletmiştim.
Sonraki yıllar; kesilmiş bir ağaç gövdesinden yaşının ayrışması gibiydi.
Geçen her yıl bir işaret bıraktı elbet. Hüznü bilenler gözlerimden yaşımı okuyor şimdi. İzler
var artık gözlerimde. Biraz yaraların, biraz yılların izleri.
Eylül Okay – O/DA
4
Otelde kitabı orta yerinden ayırıp yüzüme kapatıp uyumuşum. Dün, kayıt yenileme ve ders
seçme işlerim sırasında heyecanımdan fark etmediğim koşuşturmada oldukça yorulmuş
olmalıyım. Yaz aylarıydı. Evde temizlik yaparken saat başı haberlerinde radyonun cılız
sesinden çalınmıştı kulağıma.
Af.
Öğrenci affı.
Neyi affediyorlarsa? Belki bizim onları affetmemiz için veriyorlardı bu hakkı.
Saat 20.08.
Otelde akşam yemeği vakti de geçmiş. Telefonla resepsiyondan bir şeyler sipariş edebilirim
ya da yakındaki alışveriş merkezinde geçiştirebilirim. Kalktım. Saçlarımı tuvalet masasının
koltuğunda aynaya bakarak taradım. Bir lastikle topladım. Dökülenleri taraktan aldım.
Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Ellerimi birleştirip bir havuz yaptım. Çarptım biriken
suyu yüzüme. Uyandıran su değil aslında; ellerimle kendime attığım tokat.
Sabah odada fark ettiğim üniversite yıllarım, o kız çocuğu, hala ayakta bekliyor. Bıraktığım
yıllardan çıkıp gelmiş. Konuşmak istiyorum. Onların çoğunu kaybettiğim orta yaşlarımda
hayallerimi anlatmasını istiyorum. Hayallerimi tek tük, Suzan’ın mektuplarıma yazdığı
cevaplardan hatırlıyorum. Mektuplardan hem Önder’in hem kendisinin yurtdışında aynı
şehirde olduğunu da öğreniyorum. Bölüm mezunları buluşuyormuş arada, “koptun sen” diyor
bir mektubunda. Başarılı bir şirket yöneticisi de olabilirdim belki. Öyle demişti Ayhan Hoca
da. Ayrılırken bir tek onunla vedalaşmıştım. Okulda buldum dün onu yıllar sonra. Hatırladı
beni. Soyadımı sordu. Söyledim. Adımı da.
-Hatırlıyorum ismini ve gülüşünü dedi. Gülüşünü unutmak mümkün mü?
Aradan geçen yirmi sekiz yıl ormancıymışım sanki. Koca gövdeli ağaçlara kesilmesi için
işaret koyup, gövdesini testereyle devirip, düştüğünde hayat halkalarından yıllarını ve
fırtınalarını hesaplamış gibi. Gülüşüm aklıma gelmiyor. Şimdi, güzel bir gülüş deyince Önder
geliyor gözümün önüne. Gözbebeklerimde, kitapları anlatırken yüzüne taktığı gülümseme
beliriyor.
Kızcağızın ellerini tutmak için ayağa kalktım. Uzandığım yerde değil. Belki bırakıp gittiğim
için öfkelidir bana. Onu giderken yanıma alamadığım için kaçtığımı düşünmüştür. Yaklaşıyor.
Bu odada ve otelin diğer odalarında aradığım eski konukların izlerine benziyor. Kızım kadar
merhametliyim yıllarıma. Çağırmadan gelmiş. Öfkeli olmamalı. Sıradan hayatımda nadir ve
özenle sakladığım bir fidan o. Şimdi bir yol kenarında tutunmaya çalışıyor.
Pencere kenarına yürüdü. Perdeyi aralayıp karanlığa baktı. İleride stadyumu aydınlatan dev
ışıklara takıldı gözü. Başını kıpırdatmadı uzun süre.
“Oldukça bekledim seni” dedi.
“Geldiğine çok sevindim” dedim.
Düşüncelerimi ve ona söylemek istediklerimi toparlayamıyordum. Söyleyeceklerimin üzerini
yıllar örtmüştü. Her şey çok açıktı oysa. Adını veremiyordum. Bir duygu bulmuştum adı
yoktu. Zaten anlatamadıktan sonra da anlamı...
Eylül Okay – O/DA
5
-Benimle gelmeyip o yurt odasında yıllarca beklemeyi tercih ettin, dedim.
-Fark etmedin, dedi. Seninleydim. Aynı şehrin havasını soluduk. Gölgen oldum, yaşadığın
kadarında hayallerini gördüm. Yakalayamadıklarının hızla elinden kaçışını, beklemediklerinin
ani gelişine tanıklık ettim. Bir hesap yaptım kırklı yaşlarında olmalıyız. Bugünden sonra
yalnızsın, seninle devam etmeyeceğim. Anlatacaklarım için karşına çıktım, dedi.
Sesini titizlikle ayarlıyordu. Güvenli ve kaygısız. Bir çocuk kitabı vardı elinde. Okumak için
izin istemeden sözlerine ara verip okumaya başladı.
“Bir varmış bir yokmuş” diye başladı sözlerine.
Zalim bir kral varmış. Kral, ülkesinde yaşayanların gülmesini hiç istemezmiş. Kimsenin
gülüşüne katlanamaz, kızı dışında gülen olursa askerlerine kesin emirler verip onların
zindanlara atılmasını sağlarmış.
Kralın ülkesinde herkes çok çalışır, sabahları gayretle uyanır, çalışmaktan yorgun düşer
uyuyakalır, ertesi sabah uyandıklarında tekrar işe koyulurlarmış. Gülmeyen yüzlerine, bir de
yorgunluk eklenirmiş.
Kralın güzel kızı prenses; günlerini çiçekler arasında uzun yürüyüşler yaparak geçirir, kırları
adımlarken kitap okumayı mutluluk sayar, mutlu oldukça gülümser ve gülüşünü herkesten
kaçırırmış.
Bir gün ansızın, yaprakları beyaz papatyadan daha sık yapraklı, sarıpapatyaya rastlamış.
Kopartıp kitabının arasına özenle yerleştirmiş. Kitabı kolunun altında, sarıpapatya kitabın
içinde saraya dönmüş. Ertesi gün yürüyüşünde kırların ortasında merakla kitabı açtığında
sarıpapatyanın başkalaştığını görmüş. Gövdesi üzerinde uçuşacak gibi hafif, beyaz tüyler
varmış. Prenses, değişmiş çiçeği şaşkınlık içinde eline almış. Üflemiş ve dilek dilemiş. Tek
dileği ülkesinde herkesin gülmesiymiş. Hep istermiş bunu. Çünkü insanlar gülerse her şey
değişir yazarmış okuduğu kitaplarda. Tüyler bereketle yayılmış. Çok olmuş. Tüyler kalın bir
tabaka halinde hareketlenir olmuş.
Prenses saraya zor ulaşmış. Göz gözü görmez olmuş. Her yere sokulmuş tüyler. Sarayın ta
içlerine, bütün odalara, kralın burnuna hatta. İç içe, dip dibe. Kral nefes alamaz olmuş.
Tüylerin ciğerlerine doluşunda, nefesini zorlayışında kızı bile yokmuş yanında. Ortalığın
sakinleşmesi, izdihamın son bulması epey zaman almış. Kralı yerde bitkin yatar bulan
yardımcıları şişman vücudunu zor taşımış yatağına. Nefesi alamaz olunca, nefesi kıymetli
olmuş Kralın. Prenses günlerce uyumamış. Babasının ölmesinden korkup çok ağlamış.
Sonra mevsimler dönmüş, sonra bahar gelmiş. Kralın bütün topraklarını şenlikli karahindiba
kaplamış. Her yer sapsarı olmuş. Sarı insanların yüzüne yansımış. Birbirlerine bakıp gülmeye
başlamışlar. Bulaşmış gülümseme. O kadar yayılmış ki kralın topraklarından başlayıp dünyayı
tam ortasından dolaşıp kralın yüzüne konmuş. Kral rahat nefes almaya başlamış. Nefes
aldıkça gülümsüyormuş. Bir gülüş herkese dokunmuş. O günden sonra çalışmaktan dönerken
bile yorgun yüzler güler olmuş. Doğa da çok sevinmiş buna. Yaşam, baharın gelmesi,
çiçeklerin açması ve insanların gülmesi hep doğanın sözleriymiş. Gülmeye başlayanlar
uymuşlar doğanın sözüne. Yaşam bir ziynetmiş ve değeri kendi içinde dönüp duran etrafı
süslerle dolu bir söz. Tıpkı güneşi seven karahindiba gibi.
Bitirdi masalı.
Eylül Okay – O/DA
Önder’in kitabımın arasına koyduğu çiçekti karahindiba. Eşşiz yapraklarının zamanı
geldiğinde yüzünü güneşten çevirip tohuma kapatması gibi aklımdan çıkmıştı yıllarda. Galiba
aklımdan çıkması için ben zorlamıştım büyüye kapılmış gibi uygun sözlerle kendini anlatan
zavallı kuru çiçeği.
Havanın karanlığı çökmüştü. Camdan uzaklaşıp birkaç adım attı kapıya doğru. Yüzüme
çevirdi yüzünü.
-Gizli ya da açık, yanında olmayacağım artık derken odadan çıkmak için yüzünü dönmüştü.
Bizim için beraber ilerleyip uzantıları aynı olmayan zaman eşitlendi. Gelecek günler bunu
daha iyi anlayacaksın, dedi.
Yurtta benim onu tek başına bırakışım gibi değildi gidişi. Gözü arkada kalmıyordu. Geleceği
şüphe içinde bırakmadı.
Ağır hareket ediyordu. Sonra görünmez oldu.
Hayal meyal halinden bir anlama dönüşmüştü benim için. Gülümsemesi kaldı aklımda.
Salıverdi gülüşümü.
Yorumlar
Yorum Gönder